Zazalar: Kökenleri, Dili, Dini İnançları ve Kimlik Tartışması

Bir Halkın İzinde

Türkiye’nin doğusunda; Tunceli, Bingöl, Erzincan, Diyarbakır’ın kuzey kesimleri ve Elazığ’ın bazı ilçelerini kapsayan bir coğrafya var. Bu bölge, harita üzerinde pek çok kişinin nerede olduğunu gayet iyi bildiği, sınırlarına ve ismine aşina olduğu bir yer. Sarp dağlar, geçit vermez tepeler ve derin vadilerle kaplı bu heybetli coğrafya zihinlerde bu kadar net yer etmiş olsa da aynı netlik bu topraklarda yaşayan halk için geçerli değil. Yüzyıllardır kendi özgün dilini konuşan, kendi kadim geleneklerini yaşatan ve kültürel dokusunu koruyan bu halkın kökenleri, pek çok kişi tarafından tam anlamıyla bilinmemektedir. Mekânın ve sınırların bilinirliğine tezat oluşturacak şekilde, etnik kökleri, tarihsel serüvenleri, demografik hareketleri ve dillerinin filolojik geçmişi uzun yıllardır tam olarak anlaşılamamış olan bu kadim halk Zazalardır.

Zazalar denince akla ilk olarak genellikle “Kürtlerin bir kolu” gibi basit bir tanım gelir. Oysa konu araştırıldığında işin hiç de o kadar basit olmadığı görülür. Zazaların konuştuğu dil, dilbilimciler tarafından incelendiğinde Kürtçeden bağımsız, kendi başına bir dil olarak karşımıza çıkar. Üstelik bu dil, Kürtçeden çok, bugün İran’da konuşulan bazı dillerle akrabadır. Bu da şu soruyu akla getirir: Zazalar aslında nereden geldi? Bugünkü topraklarına ne zaman ve nasıl yerleştiler?

Bu sorular, sadece meraklı bir okuyucunun değil, yüz yılı aşkın süredir dilbilimcilerin, tarihçilerin ve antropologların da peşinde olduğu sorulardır. Konu aynı zamanda güncel bir kimlik tartışmasının da parçasıdır: Zazalar kendilerini nasıl tanımlıyor, komşu halklar onları nasıl görüyor, devlet politikaları bu süreci nasıl etkiledi?

Bu yazı, bu soruları adım adım ele alacak şekilde planlandı. İlk bölümde Zazaların nereden geldiğine dair teoriler ve tarih boyunca yaşadıkları göç süreci anlatılacak. Sonraki bölümlerde ise bugün nerede yaşadıkları, hangi dili nasıl konuştukları, hangi dinî inançlara sahip oldukları, komşu halklarla (Kürtler, Türkler, Farslar) ilişkileri ve günümüzdeki kimlik tartışmaları ele alınacak.

Bu yazının akademik bir çalışma olmadığını baştan belirtmek gerekir. Zaza kökenli bir Türk vatandaşıyım ve yıllardır kendi kökenlerimi ve atalarımın konuştuğu dilin Farsça ile olan şaşırtıcı benzerliklerini merak ediyordum. Bu merak, zamanla bir araştırmaya dönüştü; farklı kaynaklardan okuduklarımı, öğrendiklerimi bir araya getirip anlaşılır bir dille aktarmak istedim. Dolayısıyla bu yazıyı bilimsel bir tez ya da uzman görüşü olarak değil, meraklı bir okuyucunun kendi kökenini anlama çabası olarak okumanızı öneririm. Elimden geldiğince güvenilir, akademik kaynaklara dayanmaya özen gösterdim; ama sonuçta bu, bir uzmanın değil, kendi geçmişini merak eden birinin derlediği amiyane bir çalışmadır.

Tarihsel Göç

Bir halkın “nereden geldiği” sorusu her zaman kolay cevaplanabilen bir soru değildir. Zazalar için de durum böyledir; kesin bir tarih ya da tek bir göç hikâyesi yoktur, ama araştırmacıların üzerinde en çok durduğu ve en güçlü kanıtlara dayanan bir teori var: Deylem teorisi.

Deylem Bağlantısı: En Çok Kabul Gören Teori

İran’ın kuzeyinde, Hazar Denizi’nin güneybatı kıyısında, dağlık ve ormanlık bir bölge var: Deylem (bugünkü Gilan eyaleti civarı). Araştırmacıların büyük çoğunluğuna göre Zazaların ataları işte bu bölgeden gelmiştir. Bu teoriyi savunan isimler arasında dönemin önde gelen İranolog ve dilbilimcileri sayılabilir: Friedrich Carl Andreas, Oskar Mann, Karl Hadank, Vladimir Minorsky, Richard N. Frye, David N. MacKenzie ve daha yakın dönemde Ludwig Paul [Kaynak: Garnik Asatrian, “DIMLĪ”, Encyclopaedia Iranica, Vol. VI, Fasc. 4, 1995, s. 405-411, iranicaonline.org/articles/dimli].

Peki ya “Zaza” ismi nereden geliyor? İlginç bir ayrıntı var: Zazalar eski zamanlarda kendileri bu ismi pek kullanmamış, kendilerine daha çok “Dımıli” ya da “Kırmanc” demiştir. “Zaza” ismi, komşu topluluklar tarafından dışarıdan takılmış bir isim gibi görünüyor; dildeki bazı seslerin (özellikle tıslamalı ve patlamalı sesler) sık kullanımına gönderme yapan, “kekeleyen” anlamına gelen, biraz da alaycı bir dış isimlendirme olduğu düşünülüyor [Karl Hadank, Mundarten der Zâzâ, Berlin, 1932; David N. MacKenzie’nin bu konudaki değerlendirmesi: Wikipedia, “Zazas”, Asatrian, Encyclopaedia Iranica, 1995, iranicaonline.org/articles/dimli].

Dilbilim Ne Diyor? Hazar Dilleriyle Akrabalık

Bir halkın kökenini araştırırken en güvenilir kanıtlardan biri, konuştuğu dildir. Diller, tıpkı DNA gibi, geçmişin izlerini taşır. Zazaca üzerine yapılan araştırmalar da tam olarak bunu gösteriyor: Zazaca, bugün hâlâ eski Deylem bölgesinde konuşulan Talışça, Gilekçe, Mazenderanca ve Tatça gibi dillerle çarpıcı yapısal benzerlikler taşıyor. Bu diller birbirinden çok uzakta konuşulsa da aynı ailenin üyeleri gibi ortak özellikler paylaşıyor.

Alman dilbilimci Ludwig Paul, konunun en önemli isimlerinden biridir. Paul’ün yaptığı ayrıntılı gramer karşılaştırmasına göre Zazaca, aslında Kürtçeden çok, Gorani dili ve çeşitli İran lehçeleriyle akrabadır [Kaynak: Ludwig Paul, “The Position of Zazaki among West Iranian Languages”, N. Sims-Williams (ed.), Old and Middle Iranian Studies, Wiesbaden: Reichert, 1998, s. 163-177, tam metin (PDF)]. Bu, kulağa teknik bir ayrıntı gibi gelse de aslında oldukça önemli bir bulgudur: Zazaca ile Kürtçe, yüzyıllardır aynı coğrafyada, komşu olarak konuşulsa da kökleri farklı yerlere uzanıyor.

Herkes Aynı Fikirde Değil: Alternatif Görüşler

Deylem teorisi en çok kabul gören görüş olsa da tek görüş değil. Bilim dünyasında her zaman farklı sesler olur, Zaza kökeni konusunda da öyle.

Bazı araştırmacılar farklı bir olasılığa dikkat çekiyor: Belki de Zazalar hiçbir yerden göç etmedi, belki de bugün yaşadıkları topraklarda binlerce yıldır zaten oradaydılar. Bu görüşe göre Zazaca, çok eski dönemlerde (Part İmparatorluğu zamanında, yani milattan önceki yüzyıllarda) bölgede zaten konuşulan yerli bir İran dili olabilir. İlginç bir tesadüf olarak, bugünkü Zaza yerleşim bölgesi, tarihteki Part İmparatorluğu’nun batı sınırlarıyla neredeyse örtüşüyor. Bu da “belki de göç eden değil, hep orada olan bir halktan söz ediyoruz” fikrini destekleyen bir ipucu olarak gösteriliyor.

Genetik bilimi de işin içine girince tablo biraz daha karmaşıklaşıyor. 2005 yılında yapılan bir genetik araştırma, Zazaca konuşan grupların DNA’sını incelemiş ve şaşırtıcı bir sonuca ulaşmış: Genetik açıdan Zazalar, komşu Kürt gruplarına oldukça benziyor; araştırma, kuzey İran kökenli bir göç fikrini genetik verilerle desteklemiyor. Ancak araştırmayı yapan bilim insanları önemli bir uyarıda bulunuyor: Bu sonuç, dilin kökenini tek başına çürütmüyor. Çünkü bir halk, göç eden komşularından bir dil öğrenip zamanla o dile geçebilir; dilin geçmişi ile insanların genetik geçmişi her zaman aynı hikâyeyi anlatmayabilir [Kaynak: I. Nasidze, D. Quinque, I. Öztürk, N. Bendukidze, M. Stoneking, “MtDNA and Y-chromosome variation in Kurdish groups”, Annals of Human Genetics, 69:4, Temmuz 2005, s. 401-412].

Bir de tamamen farklı bir görüş var; bu görüş bilimsel değil, daha çok milliyetçi bir bakış açısından geliyor. Bazı yazarlar Zazaların aslında Türk olduğunu, dillerinin sonradan “bozulmuş” bir Türkçe olduğunu iddia etmiştir [Kaynak: Mehmed Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, 1948/1961, ekinkitap.com]. Ancak bu iddia, Zazaca üzerine yapılan hiçbir ciddi dilbilim çalışmasıyla örtüşmüyor; dil, gramer yapısı bakımından Türkçeyle değil, İran dilleriyle akraba çıkıyor. Bu yüzden bu görüş akademik dilbilim çevrelerinde kabul görmüyor.

Peki Bu Göç Nasıl Gerçekleşti?

Deylem bölgesinden Anadolu’ya doğru bir göç yaşandıysa, bunu tetikleyen neydi? Araştırmacılar birkaç etkene işaret ediyor: Deylem bölgesindeki siyasi çalkantılar ve baskılar, ardından bölgeyi etkileyen Selçuklu akınları ve daha sonra gelen Moğol istilası. Bu üç dalga, halkları yerinden yurdundan eden, batıya doğru göçü tetikleyen klasik tarihsel etkenler arasında sayılıyor.

İlginç bir ayrıntı da şu: Anadolu’ya yerleşen bu topluluklar, rastgele bir yere değil, eski anavatanlarına benzeyen coğrafyalara yerleşmeyi tercih etmiş görünüyor. Deylem, dağlık ve sarp bir bölgeydi; Zazaların bugün yaşadığı Tunceli, Bingöl, Erzincan gibi bölgeler de aynı şekilde dağlık ve ulaşımı zor coğrafyalar. Bu, tesadüf olmaktan çok, göç eden toplulukların kendilerine tanıdık gelen bir coğrafyayı bilinçli ya da bilinçsiz şekilde seçmiş olabileceğini düşündürüyor.

Bazı çok erken tarihli kaynaklar, bu göçün sanıldığından daha da eskiye, belki de 6. yüzyıla kadar uzanabileceğine işaret ediyor; dönemin Bizans kayıtlarında ve eski bir Orta Farsça metinde bölgeyle ilgili erken izlere rastlanıyor. Bu da göç sürecinin tek bir anda değil, yüzyıllara yayılan, dalga dalga gerçekleşen bir süreç olduğunu gösteriyor.

Osmanlı Döneminde Zaza Beylikleri

Zazaların Anadolu’daki varlığı, Osmanlı dönemi arşiv belgeleriyle de doğrulanıyor. Bu belgeler, Palu, Eğil, Çapakçur (bugünkü Bingöl) ve Genç gibi merkezlerde, uzun süre kendi başlarına yönetilen yerel Zaza beyliklerinin varlığını gösteriyor. Bu beylikler, merkezi Osmanlı yönetiminden büyük ölçüde bağımsız hareket edebiliyor, kendi iç işlerini kendileri yürütüyordu.

Bu dönemde bölgede İslam’ın yerleşmesinde önemli bir rol oynayan kurumlar da vardı: tekkeler ve şeyhler. Dinî önderler, hem manevi hem de toplumsal açıdan bölge halkı üzerinde güçlü bir etkiye sahipti; bugün hâlâ bölgede saygıyla anılan pek çok dinî geleneğin kökeni bu döneme dayanıyor.

Yaşam Bölgeleri

Zazaların yaşadığı yerleri anlatmaya başlarken şunu baştan söylemek gerekir; Zazalar tek bir ilde ya da tek bir bölgede toplanmış bir halk değil. Doğu Anadolu’nun geniş bir kesimine, birbirinden hayli uzak illere ve ilçelere dağılmış durumdalar. Üstelik hikâye Türkiye sınırlarıyla da bitmiyor; 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’ya doğru büyük bir göç dalgası yaşanmış ve bugün yüz binlerce Zaza, Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşıyor.

Zazaların nüfusunun yoğun olduğu yerler

Türkiye İçinde: Hangi İller, Hangi İlçeler?

Zazaca konuşulan bölgeyi haritada göstermek istersek, kabaca bir üçgen çizebiliriz: bir köşede Şanlıurfa’nın Siverek ilçesi, bir köşede Erzincan, bir köşede de Muş’un Varto ilçesi. Bu üç nokta arasında kalan geniş alan, Zazaca’nın ana yaşam alanı olarak kabul ediliyor. Bunun dışında, Bitlis’in batısında Mutki ilçesi yakınında birkaç köyden oluşan, ana bölgeden kopuk küçük bir Zaza yerleşim adası da var. Bu üçgen içindeki en önemli merkezler olarak Çermik, Tunceli ve Bingöl öne çıkıyor [Kaynak: Ludwig Paul, “Zazaki”, G. Windfuhr (ed.), The Iranian Languages, Routledge, 2009, s. 545].

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Bu bölge tamamen “saf” bir Zaza bölgesi değil, oldukça karışık bir demografik yapıya sahip. Örneğin Erzincan şehir merkezinde nüfusun yaklaşık yarısı Türk; Siverek ve Varto’da ise nüfusun yaklaşık yarısı Kurmanci konuşan Kürtlerden oluşuyor. Yani Zazalar, çoğu zaman başka halklarla iç içe, komşu köylerde ya da aynı ilçede birlikte yaşıyor.

Daha detaylı bir haritalama yapıldığında, bölgenin kendi içinde de dinî açıdan iki ayrı bloğa ayrıldığı görülüyor. Bu ayrım, aynı zamanda konuşulan Zazaca lehçesiyle de örtüşüyor, ki bu konuya dil bölümünde daha detaylı değinilecek:

Alevi ağırlıklı Zaza bölgeleri (kuzeyde): Bu grubun kalbi Tunceli, yani bilinen adıyla Dersim’dir; nüfusun büyük çoğunluğu buradadır. Ayrıca Erzincan’ın Kemah, Tercan ve Çayırlı ilçeleri, Muş’un Varto ve Erzurum’un Hınıs ilçesi, Bingöl’ün kuzeyinde ve doğusunda kalan Kiğı, Adaklı ve Karlıova ilçeleri ve Sivas’ın Koçgiri denen bölgesi (Zara, Kangal, İmranlı, Divriği, Ulaş, Hafik ilçeleri) bu gruba dahil.

Sünni ağırlıklı Zaza bölgeleri (güneyde): Bingöl’ün merkezi, Diyarbakır’ın Çermik, Çüngüş, Dicle ve Ergani ilçeleri, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesi, Elazığ ve çevresindeki Palu ve Adıyaman’ın Gerger ilçesi bu gruba giriyor.

Bunların dışında, daha küçük Zaza toplulukları çok daha geniş bir coğrafyaya yayılmış durumda: Tokat’ın Almus’u, Gümüşhane’nin Kelkit ve Şiran ilçeleri, Malatya’nın Pötürge ve Arapkir ilçeleri, Siirt’in Baykan’ı, Batman’ın Kozluk’u, Kayseri’nin Sarız’ı, Mardin’in Derik’i, Kars’ın Selim’i ve Ardahan’ın Göle ilçesi de listeye eklenebilir [Kaynak: Mesut Keskin, “Zaza dili”, Bingöl Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Dergisi, 1(1), 2015, s. 93-114]. Bu kadar geniş bir dağılım, Zazaların yüzyıllar boyunca ne kadar hareketli bir nüfus olduğunu da gösteriyor.

Bugün resmi anlamda kabul edilen ana yerleşim bölgesinin dışında da hatırı sayılır bir Zaza nüfusu var: son kırk yıl içinde, geleneksel yaşam bölgelerindeki nüfusa yakın sayıda Zaza, iş ve eğitim imkânları nedeniyle İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin gibi büyük şehirlere göç etti [Kaynak: Ludwig Paul, “Zazaki”, 2009, s. 545]. Yani bugün İstanbul’da yaşayan, ama kökeni Bingöl’e ya da Tunceli’ye dayanan bir Zaza nüfusundan söz etmek hiç de abartı olmaz.

Türkiye Dışında: Avrupa’daki Zaza Toplulukları

Zazaların hikâyesi Türkiye sınırlarında bitmiyor. Bugün tahminen 300.000 Zaza, başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’da yaşıyor; bunların bir kısmı siyasi mülteci statüsünde ülkelerine sığınmış durumda [Kaynak: Garnik Asatrian, “DIMLĪ”, Encyclopaedia Iranica, 1995, iranicaonline.org/articles/dimli]. Almanya dışında İsveç, Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya, İsviçre ve Birleşik Krallık’ta da kayda değer Zaza toplulukları bulunuyor. Daha küçük gruplar ise Kuzey Amerika’da (New York ve New Jersey çevresinde) ve Avustralya’da yaşıyor.

Bu göç neden ve nasıl oldu? İki ana dalgadan söz edilebilir. Birincisi, 1960 ile 1973 arasında yaşanan, esas olarak Almanya’ya yönelik “misafir işçi” göçü. Dönemin Almanya’sı, hızla büyüyen sanayisi için işçiye ihtiyaç duyuyordu ve Türkiye’den (Zaza bölgeleri dahil) çok sayıda insan bu fırsatı değerlendirdi. İkinci dalga ise 1980 askeri darbesinin ardından yaşanan siyasi mülteci akınıdır. Darbe sonrası baskı ortamından kaçan pek çok kişi Avrupa’ya sığındı.

Avrupadaki Zazalar

Bu göçün sadece ekonomik ya da siyasi bir hareket olmanın ötesinde, Zaza kimliği ve dili açısından da çok önemli sonuçları oldu. Aslında biraz şaşırtıcı ama gerçek: Zazaca’nın yazılı bir dile dönüşme süreci, Türkiye’de değil, Avrupa’da başladı. 1980’lerden itibaren Zazaca’nın yazı diline kavuşması ve modern edebiyatının temellerinin atılması, büyük ölçüde İsveç’in başkenti Stockholm’de ve Almanya’da yaşayan diaspora üyeleri sayesinde gerçekleşti [Kaynak: Ludwig Paul, “Zazaki”, 2009, s. 546]. Yani bugün Zazaca bir kitap okuyorsanız, bu kitabın kökeninde büyük olasılıkla bir Avrupa şehrinde toplanan bir grup Zaza aydının emeği var.

Dil

“Zazaca aslında Kürtçenin bir lehçesidir” cümlesini muhtemelen daha önce duymuşsunuzdur. Bu, uzun süre yaygın bir kanıydı ve hâlâ pek çok kişi böyle düşünüyor. Ama dilbilimciler konuyu yakından incelediğinde, işin göründüğünden çok daha farklı olduğunu ortaya koydu. Zazaca, Kürtçeden bağımsız, kendi başına bir dil.

Zazaca Hangi Dil Ailesinden?

Zazaca’yı bir aile ağacına yerleştirmek istersek, önce çok geniş bir aileden başlamamız gerekir: Hint-Avrupa dil ailesi. Bu, İngilizceden Hintçeye, Farsçadan Türkçe hariç neredeyse tüm Avrupa dillerine kadar çok geniş bir aileyi kapsar. Bu büyük ailenin içinde Zazaca, Hint-İrani kola, oradan da İrani alt dala, oradan da Batı İrani grubuna, son olarak da bu grubun içindeki Kuzeybatı İrani koluna yerleşir. Yani Zazaca, kabaca söylemek gerekirse, Farsça ile aynı büyük ailenin farklı bir kolundan gelir.

Bu sınıflandırma nereden geliyor? Hikâye 1900’lerin başına dayanıyor. 1905-1906 yıllarında Prusya Bilimler Akademisi, bölgedeki İran kökenli dilleri belgelemek üzere Oskar Mann adlı bir dilbilimciyi görevlendirdi. Mann, Bingöl ve Siverek bölgelerine giderek Zazaca’yı yerinde inceledi; sesleri, kelime yapılarını, kelimelerin kökenlerini kayıt altına aldı. Mann bu çalışmayı tamamlayamadan hayatını kaybetti, ama notları Karl Hadank tarafından derlenip 1932’de kitap olarak yayımlandı [Kaynak: Karl Hadank, Mundarten der Zâzâ, Berlin, 1932]. İşte Zazaca’nın “aslında ayrı bir dil” olduğu fikri, temelde bu titiz çalışmaya dayanıyor.

Peki Zazaca’yı “Kuzeybatı İrani” yapan somut özellikler ne? Dilbilimciler burada iki önemli özelliğe dikkat çekiyor: birincisi, geçmiş zamanda cümlenin kuruluş biçiminin değişmesi (dilbilimde buna “split-ergatiflik” deniyor, ama pratikte bu, “ben gördüm” derken cümlenin farklı bir mantıkla kurulması anlamına geliyor); ikincisi ise Zazaca’da eril ve dişil diye ayrılan iki farklı cinsiyet kategorisinin bulunması. Bu iki özellik, Kuzeybatı İrani dillerinin tipik imzası sayılıyor [Kaynak: Ludwig Paul, “Zazaki”, G. Windfuhr (ed.), The Iranian Languages, Routledge, 2009].

Zazacanın dil ailesi

Zazaca Kime Daha Yakın? Kürtçe mi, Başka Bir Şey mi?

Burası işin en tartışmalı kısmı. Ünlü dil kataloğu Ethnologue, Zazaca’yı Gorani diliyle birlikte “Zaza-Gorani” adında bir grupta topluyor. Ama Ludwig Paul buna itiraz ediyor. Paul’e göre Zazaca ile Gorani arasında sanıldığı kadar güçlü bir bağ yok; aksine Zazaca, Gorani’de bulunmayan pek çok özelliği, Hazar Denizi çevresinde konuşulan Talışça, Gilekçe, Mazenderanca ve Semnanca gibi dillerle paylaşıyor. Paul’ün bulduğu kadarıyla, Zazaca ile Gorani’yi diğer Kuzeybatı İrani dillerinden ayırıp tek bir grupta birleştirecek ortak, belirleyici bir özellik de yok [Kaynak: Ludwig Paul, “The Position of Zazaki among West Iranian Languages”, 1998, s. 163-177, tam metin (PDF)].

Peki ya Kürtçe? Kürtçe (Kurmanci ve Sorani lehçeleriyle) Zazaca’dan tamamen ayrı bir koldan gelir. Ama burada ilginç bir durum var; Zazalar ve Kürtler yüzyıllardır aynı coğrafyada, komşu köylerde, iç içe yaşamış. Bu uzun süreli komşuluk, özellikle Kurmanci Kürtçesinin Zazaca üzerinde derin bir iz bırakmasına yol açmış; iki dil arasındaki sınırlar zamanla bulanıklaşmış [Kaynak: Ludwig Paul, “Zazaki”, 2009]. Yani “akraba mı değil mi” sorusunun cevabı biraz karışık. Kökleri farklı, ama yüzyıllarca aynı evde yaşamış iki komşu gibi birbirinden çok şey almışlar.

Peki Zazaca konuşan biri, Kürtçe konuşan birini anlayabilir mi? Yapılan araştırmalar, bunun sanıldığı kadar kolay olmadığını gösteriyor. Elazığ bölgesinde yapılan bir çalışmaya göre, Kurmanci ile Zazaca arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı bazı ölçümlerde yüzde otuzun bile altına düşüyor [Kaynak: “Mutual intelligibility of a Kurmanji and a Zazaki dialect spoken in the province of Elazığ, Turkey”, Applied Linguistics Review, De Gruyter, degruyterbrill.com]. Yani bir Kürtçe konuşan kişinin, sadece dilini bildiği için Zazaca’yı da anlayabileceğini varsaymak yanlış olur. Bu iki dil, günlük konuşmada birbirine oldukça uzak kalabiliyor.

Farsça ile ilişki ise daha uzaktan bir akrabalık gibi düşünülebilir. Farsça, Zazaca’nın aksine Güneybatı İrani koluna ait; yani aynı büyük İrani aileden gelseler de, aile ağacında farklı dallarda yer alıyorlar.

Zazaca’nın Kendi İçindeki Farklılıklar: Tek Bir Zazaca Yok

Burada önemli bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor: “Zazaca” derken tek, standart bir dilden söz etmiyoruz. Zazaca’nın resmi bir yazı dili standardı yok ve bölgeden bölgeye, hatta köyden köye farklılık gösteren bir lehçe yelpazesi var. Dilbilimciler bunu “lehçe sürekliliği” (dialect continuum) olarak adlandırır; yani bir uçtan diğer uca gittikçe konuşma biçimi yavaş yavaş değişir, ama komşu bölgeler birbirini rahatça anlar.

Mesut Keskin, ses, kelime ve anlam farklarına bakarak Zazaca’yı üç ana gruba ayırıyor [Kaynak: Mesut Keskin, Zur dialektalen Gliederung des Zazaki, Frankfurt, 2008; “Zaza dili”, Bingöl Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü Dergisi, 1(1), 2015, s. 93-114]:

Kuzey Zazaca (Kırmancki): Tunceli, Erzincan, Varto ve Koçgiri bölgesinde konuşulur; bu bölge çoğunlukla Alevi’dir.

Orta Zazaca: Elazığ, Bingöl ve Solhan çevresinde konuşulur, kuzey ve güney lehçeleri arasında bir geçiş bölgesi gibidir.

Güney Zazaca (Dımıli): Diyarbakır ve Siverek çevresinde konuşulur; bu bölge çoğunlukla Sünni’dir.

İlginç bir ayrıntı: Kuzey Zazaca, Ermenilerle uzun süreli komşuluk ve etkileşim nedeniyle, seslerin telaffuzu bakımından diğer lehçelerden belirgin biçimde ayrışıyor. Bu kadar çeşitlilik nedeniyle uluslararası dil kodlama sistemi (ISO 639-3), Zazaca’yı tek bir dil kodu yerine, bir “makro-dil” olarak tanımlıyor ve altına iki ayrı kod açıyor: Kuzey Zazaca için “kiu”, Güney Zazaca için “diq”.

Zazaca Ne Zamandan Beri Yazılı Bir Dil?

Zazaca’nın uzun bir geçmişi olsa da yazılı bir dil olarak tarihi oldukça kısa. Zazaca binlerce yıl boyunca neredeyse tamamen sözlü olarak, konuşularak ve nesilden nesile aktarılarak yaşadı. Dilbilim açısından ilk kayıt, 1856-58 yıllarında Peter Lerch adlı bir araştırmacının St. Petersburg’da yayımladığı, yaklaşık kırk sayfalık kısa bir derleme; ama o dönemde bile Zazaca hâlâ bir “Kürtçe lehçesi” sanılıyordu, ayrı bir dil olduğu henüz fark edilmemişti.

Zazaca konuşan birinin kaleminden çıkan ilk eser ise çok daha sonra ortaya çıktı. Molla Ehmedê Xasi adlı bir din adamı, 1892’de bir Mevlid (Hz. Muhammed’in doğumunu anlatan dinî bir şiir) yazdı ve bu eser 1899’da Diyarbakır’da Arap alfabesiyle basıldı; toplamda sadece 400 nüsha basılabildi. Bundan kısa süre sonra, 1903’te Osman Efendîyo Babij adında başka bir yazar da benzer bir mevlid kaleme aldı; bu eser daha sonra, 1933’te Şam’da Celadet Bedirhan tarafından yeniden yayımlandı.

Ama Zazaca’nın gerçek anlamda modern bir yazı diline, standart bir alfabeye ve edebiyata kavuşması çok daha yakın bir tarihte, 1980’den sonra gerçekleşti; ve bu süreç büyük ölçüde Avrupa’daki diasporada yaşandı. Ayre, Piya ve Ware gibi dergiler ve 1996’da kurulan Vate Çalışma Grubu, bu modernleşme sürecinin en önemli kilometre taşları arasında.

Bugün Durum Ne? Dil Kayboluyor mu?

Burada üzücü bir gerçekle yüzleşmek gerekiyor: Zazaca, tehlike altındaki diller listesinde. UNESCO’nun hazırladığı Tehlikedeki Diller Atlası, Zazaca’yı “kırılgan” (vulnerable) kategorisinde değerlendiriyor. Bu kategori şu anlama geliyor: çocukların büyük çoğunluğu hâlâ dili öğreniyor, ama kullanım giderek daralıyor, örneğin sadece evde, aile içinde konuşuluyor, okulda ya da sosyal hayatta değil [Kaynak: UNESCO, Atlas of the World’s Languages in Danger].

Bu daralmanın somut bir ölçümü de var. 2015 yılında yapılan bir saha araştırmasına göre, kendini Zaza olarak tanımlayan kişilerin sadece yüzde 58,4’ü evde Zazaca konuştuğunu söylüyor; yüzde 38,3’ü ise evde Türkçe konuştuğunu belirtiyor [Mesut Yeğen ve diğerleri, 2015 saha araştırması]. Bu rakamlar, dilin bir kuşaktan diğerine aktarılmasında ciddi bir kopukluk yaşandığını gösteriyor; yani her geçen nesille birlikte, evde Zazaca duyarak büyüyen çocuk sayısı azalıyor.

Öte yandan, dili canlı tutmaya yönelik çabalar da var. 2012-2013’ten itibaren Türkiye’de okullarda seçmeli Zazaca dersleri konuldu, TRT bünyesinde sınırlı da olsa Zazaca yayınlar başladı. Akademik alanda da adımlar atıldı: Bingöl Üniversitesi, Mardin Artuklu Üniversitesi ve Munzur Üniversitesi’nde Zaza dili ve edebiyatı üzerine bölümler açıldı. Bu gelişmeler, dilin geleceği açısından küçük ama önemli adımlar olarak görülüyor.

Dini İnanç

Zazaların dinî hayatını anlatmaya başlarken, önceki bölümde çizdiğimiz haritayı hatırlamakta fayda var: Zazaca konuşulan bölge, kabaca kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrılıyordu. İşte bu coğrafi ayrım, aynı zamanda dinî bir ayrımla da örtüşüyor. Kuzeyde, yani Dersim ve çevresinde yaşayan Zazalar büyük ölçüde Alevi; güneyde, yani Diyarbakır ve Siverek çevresinde yaşayanlar ise büyük ölçüde Sünni. Yani “Zazaların dini nedir” sorusunun tek bir cevabı yok; coğrafyaya göre iki farklı cevap var.

Güneyde: Şafii Sünni Zazalar

Bölgenin güneyinde, yani Diyarbakır’ın Çermik, Çüngüş, Dicle, Ergani ilçelerinde, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, Bingöl’ün merkezinde ve Elazığ ile Palu çevresinde yaşayan Zazaların büyük çoğunluğu Sünni Müslüman. Ama burada da ilginç bir ayrıntı var: bu Sünnilik, Türkiye’de en yaygın olan Hanefi mezhebi değil, çoğunlukla Şafii mezhebi.

Bu ayrım kulağa küçük bir teknik detay gibi gelebilir, ama aslında kimlik açısından önemli bir işaret taşıyor. 2015 yılında yapılan bir saha araştırmasına göre, kendini Zaza olarak tanımlayan kişilerin yaklaşık yüzde 75’i Şafii mezhebine bağlı [Kaynak: Mesut Yeğen ve diğerleri, 2015 saha araştırması]. Bu oran önemli, çünkü bölgedeki Türk ve Arap nüfusun büyük kısmı Hanefi mezhebine bağlı; yani mezhep farkı, Zazaları çevrelerindeki Türk ve Arap topluluklardan ayıran, buna karşılık Kurmanci konuşan Kürtlere yaklaştıran bir özellik olarak öne çıkıyor. Başka bir deyişle, dil ayrı bir dünya olsa da din konusunda Zazalar ile komşu Kürtler arasında bir yakınlık var.

Bu bölgede İslam’ın yerleşmesinde, önceki bölümde de değindiğimiz gibi, tekkeler ve şeyhler önemli bir rol oynadı. Dinî önderler sadece ibadet konusunda değil, toplumsal düzenin sağlanmasında da etkiliydi. Bu geleneğin en somut ürünlerinden biri de “mevlid” geleneği. Molla Ehmedê Xasi’nin 1899’da bastırdığı Zazaca mevlid, hem dinî hem edebî açıdan bu Sünni-Zaza kültürünün önemli bir mirası olarak kabul ediliyor.

Kuzeyde: Alevi Zazalar ve Dersim

Bölgenin kuzeyinde, yani başta Tunceli (yerel adıyla Dersim) olmak üzere Erzincan, Varto ve Koçgiri çevresinde yaşayan Zazalar ise Alevi Müslüman. Ama burada “Alevi” derken, Türkiye’nin diğer bölgelerinde bilinen Aleviliğin birebir aynısından söz etmiyoruz; Dersim Aleviliği, kendine özgü, oldukça karma (senkretik) bir yapıya sahip. Yerel adıyla bu inanca “Raa Haqi” ya da “Rêya Heqî” (Hak Yolu) deniyor.

Bu inancın yapısını anlamak için birkaç örnek vermek faydalı olabilir. Dersim Alevileri, Tanrı’yı “Hū” ya da “Homā” ve “Haq” gibi isimlerle anıyor; Hz. Ali’yi ise Tanrı’nın en önemli tecellisi olarak görüyor [Kaynak: Garnik Asatrian, “DIMLĪ”, Encyclopaedia Iranica, 1995, iranicaonline.org/articles/dimli]. İnançta doğaya duyulan saygı da çok belirgin: Munzur gibi dağlar, Düzgün Baba gibi kutsal sayılan tepeler, belirli kayalar, pınarlar ve meşe ağaçları kutsal kabul ediliyor. Ayrıca “Hızır-İlyas” kültü de önemli bir yer tutuyor; ilginç bir şekilde bu kült, bölgede yaşayan Ermenilerin Surb Sargis inancıyla da örtüşen yönlere sahip.

Bir başka çarpıcı örnek de yılan kültü: bölgede yılana “çûê haqî”, yani “Tanrı’nın değneği” deniyor ve yılan kutsal bir sembol olarak görülüyor. Bütün bunların yanında, inançta Ermeni Hristiyanlığından geçtiği düşünülen bazı unsurlar da var; örneğin komünyon benzeri ritüeller, vaftize benzeyen uygulamalar, hatta bazı manastırlarda ibadet edilmesi gibi pratikler kaydedilmiş. Asatrian’ın ifadesiyle bu inanç, yerli, eski (ilkel denebilecek) inançlarla bazı Hristiyan unsurların bir karışımını barındırıyor; üstelik merkezi, tek bir dinî otoritenin olmaması nedeniyle, bu inanç bölgeden bölgeye, hatta köyden köye farklılık gösterebiliyor.

Dersim Aleviliği üzerine yapılan en önemli akademik çalışmalardan biri, Peter Bumke’nin 1979’da yayımlanan makalesi; Bumke bu inancı “marjinallik” ve “heterodoksi” (yani ana akım dinî yapıdan sapma) çerçevesinde ele alıyor [Kaynak: Peter Bumke, “Kızılbaş-Kurden in Dersim (Tunceli, Türkei): Marginalität und Häresie”, Anthropos, no. 74, 1979]. Konunun diğer önemli isimleri arasında Martin van Bruinessen ve Krisztina Kehl-Bodrogi sayılabilir; bu araştırmacılar Kürt ve Zaza Aleviliğinin akademik olarak incelenmesinde öncü rol oynadı.

İnancın günlük hayattaki en görünür kurumları arasında “cem” ayini (topluluk halinde yapılan ibadet), “semah” (dönerek yapılan bir tür ritüel dans), “dede-talip” ilişkisi (manevi rehber ile ona bağlı olan kişi arasındaki ilişki), “ocak sistemi” (belirli aileler üzerinden aktarılan dinî önderlik geleneği) ve “musahiplik” (iki ailenin birbirine karşı manevi kardeşlik yemini etmesi, İngilizce literatürde “holy brotherhood” olarak geçiyor) sayılabilir. İlginç bir ayrıntı olarak, Asatrian bu son kurumun (musahiplik), Yezidilikteki “birē āxiratē” ve Ehl-i Hak inancındaki “şarṭ-e eqrār” gibi benzer kurumlarla akraba olduğuna dikkat çekiyor; yani bölgedeki farklı inançlar arasında da bir tür ortak kültürel damar var.

Din, Dil ve Kimliğin İç İçe Geçtiği Bir Ayrıntı

Burada üzerinde durulması gereken ilginç bir nokta daha var. Alevi ibadetinde kullanılan dil, çoğunlukla Zazaca değil, Türkçe. Deyişler (dinî içerikli şiirler ve ezgiler) ve menakıbnameler (dinî büyüklerin hayat hikâyelerini anlatan metinler) genellikle Türkçe olarak aktarılıyor. Bu durum, dil, din ve kimlik arasındaki ilişkiyi bir hayli karmaşık hale getiriyor. Bir kişi evde Zazaca konuşabilir, ama dinî ibadetini Türkçe yürütebilir. Bu da “Zaza kimliği” dediğimiz şeyin, tek bir dil ya da tek bir din üzerinden tanımlanamayacak kadar katmanlı olduğunu gösteriyor.

1937-38: Dersim’de Yaşanan Kırılma

Kuzeydeki Alevi-Zaza nüfusunun tarihini anlatırken, 1937-38 yıllarında yaşanan olaylara değinmeden geçmek mümkün değil. Bu dönemde Dersim’de gerçekleşen askeri harekât, bölgenin hem nüfusu hem de kültürel hafızası üzerinde çok derin izler bıraktı; konuya sonraki bölümlerde, Zazaların Türk devletiyle ilişkisini ele alırken daha ayrıntılı olarak değinilecek. Ama burada şunu belirtmek gerekir; bu olaylar, bugün hâlâ Dersim kimliğinin ve Alevi-Zaza belleğinin merkezinde yer alan, unutulmamış bir dönüm noktası olarak duruyor.

Diğer Etnik Milletlerle Etkileşim

Zazalar, yüzyıllardır tek başına, izole bir şekilde yaşamadı; tam tersine, Kürtler, Türkler ve daha uzaktan da olsa Farslarla iç içe, komşu olarak, bazen aynı devletin, bazen aynı isyanın, bazen aynı köyün içinde yaşadı. Bu yakın temas, Zaza kimliğini şekillendiren en önemli etkenlerden biri oldu. Bu bölümde bu üç ilişkiyi ayrı ayrı ele alacağız.

Kürtlerle İlişki: En Yakın ve En Tartışmalı Bağ

Zazaların komşu halklarla ilişkisi içinde en yoğun, en karmaşık ve en tartışmalı olanı hiç şüphesiz Kürtlerle olan ilişkisidir. Bu tartışmanın neden bu kadar hararetli olduğunu anlamak için önce şunu hatırlamak gerekir: önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, dilbilim açısından Zazaca ile Kürtçe (Kurmanci) ayrı köklerden gelen, farklı diller. Ama bu dilbilimsel gerçek, sahadaki insanların kendini nasıl tanımladığıyla her zaman örtüşmüyor. Zazaca konuşan insanların bir bölümü, günlük hayatta kendini etnik olarak Kürt olarak tanımlıyor.

Bu yakınlığın en somut örneklerinden biri, 20. yüzyılın başındaki büyük Kürt ayaklanmalarında görülüyor. 1920-21’deki Koçgiri isyanı, 1925’teki Şeyh Said isyanı ve 1937-38’deki Dersim olayları, hepsi Zaza bölgesinde ya da Zaza nüfusun yoğun olduğu alanlarda gerçekleşti. Özellikle Şeyh Said isyanı dikkat çekici: bu isyan, doğrudan Zaza nüfusun önderliğinde gelişti ve neredeyse tüm Zaza bölgesinde destek buldu. Tarihçi Robert Olson’ın ayrıntılı çalışmasına göre isyan, gizli bir Kürt milliyetçi örgütü olan Azadî tarafından planlanmıştı; ama örgütün planları, Alevi ve Sünni Zazalar arasındaki aşiret ve mezhep temelli rekabetleri aşmakta zorlandı, yani isyan tüm Zaza toplumunu tek bir cephede birleştiremedi [Kaynak: Robert Olson, The Emergence of Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion, 1989, s. 42, 94-96].

Bu tarihsel ortaklığa rağmen, dilbilimsel kanıtlar (Mackenzie, Paul, Selcan gibi araştırmacıların çalışmaları) Zazaca’yı hâlâ ayrı bir dil olarak konumlandırıyor. Peki bu çelişki nasıl açıklanabilir? Martin van Bruinessen’in dikkat çektiği önemli bir iddia burada devreye giriyor: Türkiye Cumhuriyeti devleti, yaklaşık bir asırdır, Alevi ile Sünni arasındaki ve Zaza ile Kurmanci arasındaki sosyal mesafeyi bilinçli olarak büyütmeye çalıştığı iddia ediliyor. Van Bruinessen bu iddiasını, 1930-40’lı yıllarda dönemin bürokratı Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı resmi raporlara dayandırıyor [Kaynak: Martin van Bruinessen, “‘Aslını inkar eden haramzadedir!’: The debate on the ethnic identity of the Kurdish Alevis”, 1997]. Yani bugün gördüğümüz Zaza-Kürt ayrımının bir kısmı, kendiliğinden değil, devlet politikalarıyla da beslenmiş bir ayrım olabileceği dile getiriliyor.

Türklerle İlişki: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Değişen Bir Denge

Osmanlı döneminde, önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi, Zaza bölgesindeki beylikler (Palu, Eğil, Çapakçur) büyük ölçüde kendi başlarına yönetiliyordu; merkezi devletle ilişkileri daha çok bir tür özerklik anlaşması şeklindeydi. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte bu denge kökten değişti. Yeni devlet, merkezileşme ve tek tip bir ulusal kimlik oluşturma hedefiyle hareket etti; bu da bölgedeki yerel yapılarla, özellikle Dersim gibi güçlü özerklik geleneğine sahip yerlerle doğrudan çatışmaya yol açtı.

Bu çatışmanın en yıkıcı örneği 1937-38’de Dersim’de yaşandı. Tarihçi Hans-Lukas Kieser’in çalışmasına göre, dönemin Dersim’inde konuşulan ana dil ne Türkçe ne de sadece Kurmanci’ydi; halkın büyük kısmı ya Zazaca ya da Kurmanci konuşuyordu ve nüfus Aleviydi [Kaynak: Hans-Lukas Kieser, “Dersim Massacre, 1937-1938”, Online Encyclopedia of Mass Violence, 2011, sciencespo.fr]. Bu askeri harekâta ilişkin, daha sonra basına sızan resmi bir müfettişlik raporu, 13.160 sivil ölüm ve 11.818 kişinin sürgün edildiğini bildiriyor [Kaynak: Radikal gazetesi, 20 Kasım 2009 tarihli sızdırılan resmi rapor haberi]. Kieser, ölü sayısının resmi rakamdan da fazla olduğunu, ancak literatürde bazen geçen 40.000 rakamının gerçekçi olmadığını değerlendiriyor [Kaynak: David McDowall, A Modern History of the Kurds, 2000, s. 209]. Somut bir örnek vermek gerekirse, sadece Hozat ilçesinde, 1935 ile 1940 sayımları arasında 10.000’den fazla nüfus kaybı yaşandı; bu rakam, olayların ölçeğini anlamak açısından çarpıcı bir gösterge.

Bu olayın nasıl adlandırılması gerektiği konusunda akademisyenler arasında da bir görüş ayrılığı var. Martin van Bruinessen, olayı klasik anlamda bir “soykırım”dan çok, bir halkın kültürel kimliğinin zorla eritilmesi anlamına gelen “ethnocide” (kültürel soykırım) kavramıyla açıklamayı tercih ediyor [Kaynak: Martin van Bruinessen, “Genocide in Kurdistan?”, G. Andreopoulos (ed.), Genocide: Conceptual and Historical Dimensions, 1994]. Sosyolog İsmail Beşikçi ise daha güçlü bir terim kullanarak olayı doğrudan “jenosid” (soykırım) olarak nitelendiriyor [Kaynak: İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, 1990/1992].

Dersim olaylarının izleri, sadece o dönemle sınırlı kalmadı. Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında, Zazaların “aslında Türk olduğu” yönündeki iddialar da devlet destekli bir biçimde yayıldı. Bu görüşün en bilinen savunucularından Mehmed Şerif Fırat’ın kitabı, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin ardından özellikle öne çıkarıldı; kitaba dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel önsöz yazdı ve kitap Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ücretsiz olarak dağıtıldı [Kaynak: Mehmed Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, 1948/1961]. Bu, devletin dil ve kimlik politikalarının, akademik tartışmaların ötesinde, doğrudan siyasi bir araç olarak da kullanıldığını gösteren çarpıcı bir örnek.

Bu politikaların uzun vadeli etkisi bugün de görülüyor. Daha önce dil bölümünde bahsettiğimiz gibi, 2015 saha araştırmasına göre kendini Zaza olarak tanımlayanların yalnızca yüzde 58,4’ü evde Zazaca konuşuyor; geri kalanının büyük kısmı Türkçeye geçmiş durumda [Kaynak: Mesut Yeğen ve diğerleri, 2015 saha araştırması]. Bu tablo, yüzyıllık bir devlet politikasının dil üzerindeki somut sonucunu gösteriyor.

Farslarla İlişki: Dilsel Bir Akrabalık, Ama Uzaktan

Farslarla ilişki, Kürtler ve Türklerle olan ilişkiye göre çok daha az yoğun ve daha çok tarihsel-dilsel bir düzeyde kalıyor. İlk bölümde de değindiğimiz gibi, Zazaca ve Farsça aynı büyük İrani dil ailesinin üyeleri; ama aile ağacında farklı dallardalar. Farsça, Güneybatı İrani koluna aitken, Zazaca Kuzeybatı İrani kolunda yer alıyor. Yani akrabalar, ama uzak akrabalar.

Bu akrabalık, günlük kelime hazinesinde ve tarihsel köken açısından kendini gösteriyor; özellikle Deylem bağlantısı üzerinden düşünüldüğünde, Zazaca ile Farsça arasında ortak bir İrani geçmiş var. Tarih boyunca Farsça, bölgedeki diğer diller gibi Zazaca’yı da bir ölçüde etkileyen komşu diller arasında sayılıyor [Kaynak: Ludwig Paul, “Zazaki”, 2009]. Ama bu etkileşim, Kürtlerle yaşanan yüzyıllar süren iç içe komşuluğun ya da Türk devletiyle yaşanan doğrudan siyasi çatışmanın yoğunluğuyla kıyaslanamaz; daha çok uzaktan, dolaylı bir bağ olarak kalıyor.

Zaza Kimlik Hareketi: Üçüncü Bir Ses

Bütün bu ilişkilerin sonucunda, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir gelişmeden de bahsetmek gerekir: Zaza milliyetçiliği. Bu hareketin öncüsü olarak kabul edilen isim, İsveç’e sığınan Sünni Zaza kökenli Ebubekir Pamukçu (1946-1993). Pamukçu, 1980’lerde Ayre ve Piya adlı dergiler aracılığıyla, Zazaların Kürtlerden tamamen ayrı bir halk olduğunu savunmaya başladı ve hatta “Zazaistan” kavramını ortaya attı.

Burada ilginç bir ayrıntı var: Martin van Bruinessen’in aktardığına göre, Pamukçu bu fikirlere geçmeden önce, tam tersine Türklüğü öven şiirler kaleme almıştı [Kaynak: Martin van Bruinessen, 1997]. Bu, kimliğin ne kadar akışkan ve zaman içinde değişebilir bir şey olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek.

Zaza milliyetçi hareketi büyük ölçüde diasporada, yani Avrupa’da bir siyasi akım olarak kaldı ve Türkiye’deki geniş Zaza nüfusunun büyük çoğunluğunu peşinden sürüklemedi. Buna rağmen, Türkiye’deki kimlik tartışmalarını etkilemeyi başardı. Kürt milliyetçileri arasında yaygın olan bir görüşe göre, Zaza milliyetçiliği, Kürtleri bölmek amacıyla Türk istihbaratı tarafından desteklendi; ancak van Bruinessen bu iddiayı ciddi bir kanıta dayanmayan, popüler bir komplo teorisi olarak değerlendiriyor [Kaynak: Martin van Bruinessen, 1997].

Bu tartışmanın bir başka ilginç yönü de akademisyenlerin kendi duruşlarındaki değişim. Örneğin dilbilimci Zülfü Selcan, başlangıçta Zazaları Kürt kimliği içinde konumlandıran çalışmalar yaparken, zamanla görüşünü değiştirdi ve hatta eski yayınlarının başlıklarını bile güncelledi [Kaynak: Geoffrey Haig, Ergin Öpengin, 2014, s. 104]. Bu da gösteriyor ki, Zaza kimliği konusu, sadece siyasetçiler arasında değil, akademik camianın içinde de zaman zaman görüş değişikliğine yol açan, canlı bir tartışma alanı.

Kimlik Siyaseti ve Günümüz

Buraya kadarki bölümlerde Zazaların nereden geldiğini, nerede yaşadığını, hangi dili konuştuğunu, hangi dine inandığını ve komşu halklarla nasıl bir ilişki içinde olduğunu anlattık. Şimdi bütün bu parçaları bir araya getirip şu soruya bakma zamanı: bugün Zaza kimliği tam olarak nasıl bir tartışmanın içinde duruyor?

Üç Farklı Ses, Üç Farklı Tez

Zaza kimliği üzerine yapılan tartışmayı anlamanın en kolay yolu, sahadaki üç ana görüşü yan yana koymaktır. Bu üç görüş, aynı halktan söz etseler de, birbirinden hayli farklı sonuçlara varıyor.

Türk milliyetçi tez: Bu görüşe göre Zazalar aslında Türk kökenlidir ve Zazaca, zamanla “bozulmuş” bir Türkçe biçimidir. Bu tezin en bilinen savunucuları arasında Mehmed Şerif Fırat ve Hayri Başbuğ sayılabilir [Kaynak: Mehmed Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, 1948/1961; Hayri Başbuğ, İki Türk Boyu: Zaza ve Kurmanclar, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1984]. Daha önceki bölümde değindiğimiz gibi, bu görüş özellikle 1960 darbesi sonrası dönemde devlet eliyle yaygınlaştırıldı. Ancak bu tez, dilbilimsel araştırmalarla örtüşmüyor; Zazaca’nın gramer yapısı, kelime kökenleri ve ses özellikleri, dilin Türkçeyle değil, İran dilleriyle akraba olduğunu açıkça gösteriyor. Bu yüzden bu görüş, akademik dilbilim çevrelerinde neredeyse hiç kabul görmüyor.

Kürt milliyetçi tez: Bu görüşe göre Zazalar, Kürt halkının bir alt koludur ve Zazaca da bir Kürtçe lehçesidir. Bu görüşün güçlü bir dayanağı var: sahadaki Zazaca konuşanların büyük çoğunluğu, kendini gerçekten de etnik olarak Kürt olarak tanımlıyor. Üstelik önceki bölümde gördüğümüz gibi, Zazalar 20. yüzyılın büyük Kürt isyanlarında (Koçgiri, Şeyh Said, Dersim) aktif rol oynadı. Ama bu görüşün de bir zayıf noktası var: dilbilimsel kanıtlar, Zazaca’nın Kürtçeden (Kurmanci ve Sorani) ayrı bir dil olduğunu gösteriyor; iki dil arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı bile bazı ölçümlerde yüzde otuzun altına düşebiliyor.

Zaza milliyetçi tez: Bu görüşe göre Zazalar ne Türk ne de Kürt’tür; kendi başına, ayrı bir halktır ve Zazaca da bağımsız bir dildir. Önceki bölümde tanıttığımız Ebubekir Pamukçu, bu görüşün öncüsü olarak kabul ediliyor. Bu tez, dilbilimsel bulgularla en çok örtüşen görüş; ama sahadaki gerçeklikle, yani konuşurların büyük kısmının kendini Kürt olarak tanımlamasıyla kısmen çelişiyor. Üstelik bu hareket, büyük ölçüde diasporada (Avrupa’da) bir siyasi akım olarak kaldı; anavatandaki geniş Zaza kitlesini arkasına almayı başaramadı.

Bu üç tezi yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo şu: hiçbiri tek başına, tartışmasız bir şekilde “doğru” değil. Dilbilim, Zaza milliyetçi tezini destekliyor gibi görünüyor; ama kimlik, sadece dilbilimden ibaret değil. İnsanların kendini nasıl hissettiği, hangi tarihi paylaştığı, hangi ayaklanmalarda birlikte mücadele ettiği de en az dil kadar önemli bir kimlik unsuru. İşte bu yüzden Zaza kimliği, akademik camiada da sahada da hâlâ tartışmalı bir konu olmaya devam ediyor.

Nüfus Sorusu: Neden Kimse Kesin Bir Rakam Veremiyor?

Zaza nüfusu hakkında konuşurken karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, güvenilir bir rakamın olmayışı. Bunun temel nedeni oldukça basit: Türkiye, 1965 yılından beri nüfus sayımlarında anadil sorusu sormuyor. 1965’teki son sayımda Zazaca’yı anadil olarak belirtenlerin sayısı sadece 150.644 olarak kaydedilmişti; ancak bu rakamın gerçek nüfusu ciddi biçimde eksik yansıttığı düşünülüyor, çünkü o dönemde bile pek çok kişi çeşitli nedenlerle anadilini farklı beyan etmiş olabilir.

Bugün elimizde olan rakamlar, kaynağa göre inanılmaz derecede geniş bir aralıkta değişiyor. Dilbilimci Ludwig Paul, anavatandaki (yani Türkiye’deki geleneksel yerleşim bölgesindeki) Zaza nüfusunu 1,5 ile 2 milyon arasında tahmin ediyor [Kaynak: Ludwig Paul, “Zazaki”, 2009]. Dil kataloğu Ethnologue ise 2019 baskısında yaklaşık 1,5 milyon rakamını veriyor, ama başka baskılarında bu rakam 3-4 milyona kadar çıkabiliyor. Encyclopaedia Iranica’daki Asatrian maddesi ise toplam nüfusu (Türkiye içi ve diaspora dahil) 3-4 milyon olarak tahmin ediyor [Kaynak: Garnik Asatrian, “DIMLĪ”, Encyclopaedia Iranica, 1995]. Zaza dernekleri ve topluluk kaynakları ise genellikle çok daha yüksek rakamlar, 3 ile 6 milyon arası tahminler veriyor.

Bu kadar büyük bir farkın nedeni ne? Birkaç etken bir araya geliyor: resmi sayım verisi olmaması, Zazaların istatistiklerde çoğunlukla “Kürt” kategorisi altında sayılması, kentlere göç eden ve zamanla asimile olan nüfusun sayılıp sayılmayacağı konusundaki belirsizlik ve elbette kimlik siyasetinin rakamları da etkileme potansiyeli (bir tarafın nüfusu “az” göstermek, diğer tarafın “çok” göstermek isteyebilmesi). Bu yüzden, herhangi bir kaynakta karşılaşılan tek bir rakamı, sorgulamadan kabul etmemek gerekiyor.

Bugünün Türkiye’sinde Zaza Kimliği

Son yıllarda Zaza kimliği ve dili konusunda görece olumlu sayılabilecek bazı adımlar atıldı. Daha önceki bölümde bahsettiğimiz gibi, 2012-2013’ten itibaren okullarda seçmeli Zazaca dersleri konuldu, TRT bünyesinde sınırlı yayınlar başladı, üniversitelerde Zaza dili bölümleri açıldı. Bu adımlar, uzun süre resmi olarak neredeyse “görünmez” kalan bir dilin ve kimliğin, en azından kısmen tanınmaya başladığının bir işareti olarak okunabilir.

Ama madalyonun öbür yüzünde, asimilasyon süreci de hızla devam ediyor. Daha önce paylaştığımız 2015 saha araştırması verisi bunu net biçimde gösteriyor. Kendini Zaza olarak tanımlayanların sadece yüzde 58,4’ü evde Zazaca konuşuyor. Şehirlere göç, karma evlilikler, eğitim sisteminin Türkçe üzerinden işlemesi gibi etkenler, dilin kuşaklar arası aktarımını giderek zorlaştırıyor. Bu da bize şunu gösteriyor: bir dilin okullarda “seçmeli ders” olarak yer alması ile o dilin evde, günlük hayatta yaşatılması arasında büyük bir fark var; birincisi ikincisinin yerini tutmuyor.

Sonuç Yerine: Katmanlı Bir Kimlik

Bütün bu araştırma dizisinin sonunda ortaya çıkan tablo şu: Zaza kimliği, tek bir cümleyle özetlenebilecek basit bir konu değil. Dilbilimsel olarak ayrı bir dil ve muhtemelen Deylem kökenli bir halktan söz ediyoruz; ama aynı zamanda yüzyıllardır Kürtlerle iç içe yaşamış, onlarla birlikte isyan etmiş, dinî açıdan hem Sünni hem Alevi bir topluluktan, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle zaman zaman çok sert biçimde çatışmış, ama aynı zamanda Türkçeyi de günlük hayatına dahil etmiş bir halktan söz ediyoruz.

Belki de en doğru yaklaşım, Zaza kimliğini tek bir kutuya sığdırmaya çalışmak yerine, bu kimliğin katmanlı doğasını kabul etmek. Bir Zaza, aynı anda hem kendine özgü bir dilin konuşuru, hem geniş bir Kürt kültürel dünyasının parçası, hem Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, hem de (duruma göre) Sünni ya da Alevi bir Müslüman olabilir. Bu katmanların hiçbiri, diğerini geçersiz kılmıyor; hepsi bir arada, aynı insanda var olabiliyor.

Bir yanıt yazın