Dante’nin İlahi Komedyası: Edebi Bir Suikast ve Cehennem Mimarisi

Bazı kitaplar vardır, adını herkes bilir ama pek az kişi okur. İlahi Komedya benim için uzun yıllar tam olarak böyle bir kitaptı. Dante ismiyle ilk karşılaşmam ise kitapla değil, bir yanardağla oldu. Ortaokul yıllarımda bir dergide, adı “Dante” olan bir yanardağı anlatan bir yazı okumuştum; yıllar sonra bunun gerçek bir dağ değil, Dante’s Peak filminin kurgusal yanardağı olduğunu öğrenecektim ama o gün aklıma takılan tek soru şuydu: Bir yanardağa neden “Dante” adı verilir ki? O yaşta sorunun peşine düşmedim tabii; soru bir köşede öylece bekledi.

Dante’yle asıl tanışmam bundan yıllar sonra, üniversite yıllarında oldu ve o an her şey yerine oturdu: Cehennemin derinliklerine inen bir şairin adını, yerin dibindeki ateşe açılan bir kapıya vermekten daha doğal ne olabilirdi? “Dante”, “cehennemin katları”, “umutları bırakın” gibi parçalar da zaten yıllardır zihnimde yüzüyordu ama kaynağına hiç inmemiştim. Sonunda oturup baştan sona okuduğumda beni asıl şaşırtan şey kitabın “büyük bir klasik” olması değildi. Beni şaşırtan, yedi yüz yıl önce sürgünde yaşayan öfkeli bir adamın kurduğu hayal dünyasının, bugün benim zihnimdeki cehennem imgesini bile şekillendirmiş olmasıydı.

Bu yazıda size akademik bir tahlil sunmayacağım. Bir okur olarak bu kitapta ne bulduğumu, nerelerde durup düşündüğümü, nerelerde güldüğümü ve açıkçası nerelerde ürperdiğimi anlatmak istiyorum.

İlahi Komedya’ya Neden “Komedya” Denmiş?

Kitabı elime aldığımda kafamı kurcalayan ilk soru buydu. Cehennem azabıyla açılan, sayfalarca işkence tasviri barındıran bir esere neden komedya denir? Cevap, bizim bugünkü komedi anlayışımızla ilgisi olmayan bir yerde saklıymış. Ortaçağ’da komedya, güldüren eser demek değilmiş; kötü başlayıp iyi biten anlatı demekmiş. Trajedinin tam tersi yani. Dante’nin yolculuğu da karanlık bir ormanda, hayatının ortasında yolunu kaybetmiş bir adamın çaresizliğiyle başlıyor ve Cennet’te, ilahi ışığın içinde son buluyor. Yapı olarak baktığınızda gerçekten de bir komedya bu; karanlıktan aydınlığa doğru tırmanan bir hikâye.

İkinci sebep ise beni daha çok etkiledi. Dante bu eseri, dönemin ciddi edebiyat dili olan Latince yerine halkın konuştuğu Toskana İtalyancasıyla yazmış. Bunu bugünden bakınca küçük bir tercih gibi görebiliriz ama o dönem için neredeyse bir isyan. Ciddi bir şairin sokak diliyle başyapıt yazması, bizim edebiyatımızda divan şiirinin zirvesindeyken kalkıp saf halk Türkçesiyle destan yazmak gibi bir şey. Ve bu tercih tutmuş. Bugün İtalyanların konuştuğu dilin temelinde bu kitap var; Dante’ye boşuna “İtalyancanın babası” demiyorlar. Bir kitabın bir dili inşa edebilmesi fikri, okuma boyunca aklımdan hiç çıkmadı. Bu arada küçük bir not: “İlahi” sıfatı Dante’nin kendisinden gelmiyor. Dante eserine sadece “Komedya” demiş; “İlahi” payesini sonradan, esere hayran kalan Boccaccio eklemiş.

Sürgünde Yazılan Bir Hesaplaşma

Kitabı gerçekten anlamamı sağlayan şey, Dante Alighieri‘nin hayat hikâyesini öğrenmek oldu. Dante, Floransa siyasetinin göbeğinde yer almış bir isim. 1302’de rakip hizip iktidara gelince şehirden sürülmüş; üstelik dönerse yakılarak idam edilme kararıyla. Ve bir daha Floransa’yı hiç görememiş. İlahi Komedya işte bu sürgün yıllarının ürünü. Bunu öğrendikten sonra kitabı bambaşka bir gözle okumaya başladım. Çünkü satırların arasında sürekli aynı şeyi hissediyorsunuz: Bu adam yanmış. Vatanından koparılmış, haksızlığa uğramış ve elinde kalemden başka silahı kalmamış. Dünyada bulamadığı adaleti, kendi kurduğu öte dünyada bizzat dağıtmaya karar vermiş. Kitap boyunca beni en çok etkileyen duygu buydu: öfkenin sanata dönüşmüş hâli.

Bir Üslup Harikası: Terza Rima ve Kapıdaki Yazıt

Kitabın mimarisine geçmeden önce, beni çeviriden bile çarpan bir konuya değinmek istiyorum: üslup. Dante bütün eseri terza rima denen, kendi icat ettiği bir nazım biçimiyle yazmış. Üçer dizelik kıtalar, aba-bcb-cdc şeklinde birbirine zincirlenerek ilerliyor; her kıtanın ortasındaki uyak, bir sonraki kıtanın kapısını açıyor. En iyisi bunu eserin o meşhur açılışıyla, İtalyanca aslından göstereyim:

Nel mezzo del cammin di nostra vita (a)
mi ritrovai per una selva oscura (b)
ché la diritta via era smarrita. (a)

Ahi quanto a dir qual era è cosa dura (b)
esta selva selvaggia e aspra e forte (c)
che nel pensier rinova la paura! (b)

Şöyle basitçe anlatayım: İlk üçlükte birinci ve üçüncü dizeler kendi aralarında uyaklı (vita/smarrita), ortadaki dize ise açıkta kalıyor (oscura). İkinci üçlük başladığında Dante, işte o açıkta kalan sesi alıp bu kez uyak olarak kullanıyor (dura/paura). Ortada yine yeni bir ses açıkta kalıyor ve sıradaki üçlük de onu devralıyor. Böylece her üçlük, bir öncekinden bir ses ödünç alarak ilerliyor; halkalar birbirine geçmiş bir zincir gibi. Ben dil bilimci değilim ama bu basit oyunun etkisini okurken bile hissediyorsunuz: Şiir sizi hep ileri itiyor, geri dönüş yok. Dante sadece bir hikâye anlatmıyor, hikâyenin ritmini de yolculuğun kendisine dönüştürüyor. Türkçe çeviride bu zincirin tamamını yakalamak elbette mümkün değil ama Teksoy çevirisinin akışında bile o ileri itiş duygusu bir şekilde korunmuş.

Bir de o meşhur kapı var tabii. Cehennemin girişindeki yazıtın son dizesini bilmeyen yoktur: “Ey buraya girenler, bütün umutlarınızı bırakın.” Bu cümleyi yıllarca bağlamından kopuk bir söz olarak bilmiştim; filmlerde, oyunlarda, şarkılarda karşıma çıkmıştı. Kitapta yerinde okumak ise bambaşka bir deneyimdi. Çünkü yazıtın tamamı, kapının kendi ağzından konuşuyor; kapı size kendini tanıtıyor. Cansız bir taş yığınına ses vermek, üstelik o sese böylesine soğuk bir kesinlik yüklemek… Yedi yüz yıl önce yazılmış bir metnin hâlâ ensemi ürpertebilmesi, üslup harikası dediğim şeyin ta kendisi. Şunu da eklemeliyim: Dante’nin tasvir gücü hiçbir zaman gösteriş için çalışmıyor. Her benzetme, her manzara, ya bir günahın doğasını ya da bir ruhun hâlini daha görünür kılmak için orada. Ekonomik, hesaplı ve tam yerinde bir dil bu.

Cehennem Mimarisi: Dante Cehenneminin Katları

Gelelim kitabın en meşhur kısmına. İtiraf edeyim, Inferno’yu okumaya başlamadan önce cehennem tasvirinin dağınık, kaotik bir azap manzarası olmasını bekliyordum. Karşılaştığım şey ise tam tersiydi: neredeyse mühendislik hassasiyetiyle tasarlanmış bir yapı. Dante cehennemi, yeryüzünün altına doğru daralan dokuz katlı dev bir huni olarak kurmuş. Günah ağırlaştıkça aşağı iniyorsunuz. Mantık o kadar tutarlı ki bir noktadan sonra kendimi bir romanın değil, bir mimari projenin içinde yürüyormuş gibi hissettim. Sanırım bu yazının başlığındaki “cehennem mimarisi” ifadesini seçmemin sebebi de bu his.

Katları kabaca özetlemek gerekirse:

  • 1. Kat (Limbo): Vaftiz edilmemiş erdemli ruhlar. Homeros, Sokrates, Platon burada. Beni asıl şaşırtan, Dante’nin buraya Selahaddin Eyyubi’yi de koyması oldu; bir Haçlı düşmanına duyulan bu saygı, dönemin şartlarında hiç beklemediğim bir incelikti.
  • 2. – 5. Katlar: Şehvet, oburluk, açgözlülük ve öfke. İrade zayıflığından doğan, deyim yerindeyse “insani” günahlar.
  • 6. Kat: Sapkınlar, alev alev yanan mezarların içinde.
  • 7. Kat: Şiddet. Başkasına, kendine ve Tanrı’ya karşı şiddet ayrı ayrı ele alınıyor; kaynayan kan nehri Phlegethon buranın simgesi.
  • 8. Kat (Malebolge): Hile. Dalkavuklar, rüşvetçiler, falcılar, makam satan din adamları; on ayrı hendeğe dağıtılmış koca bir yolsuzluk kataloğu.
  • 9. Kat (Cocytus): İhanet. Ve işte burada beklentim bir kez daha yıkıldı. Cehennemin en dibi ateş değil, buz. Donmuş bir gölün ortasında Lucifer, üç ağzında üç büyük haini çiğniyor: İsa’ya ihanet eden Yehuda ile Sezar’a ihanet eden Brutus ve Cassius.

Limbo üzerine ayrıca birkaç kelime etmek istiyorum, çünkü kitabın en hüzünlü yeri bana kalırsa burası. Limbo’da azap yok; işkence, ateş, canavar yok. Sadece sonsuz bir bekleyiş ve asla gerçekleşmeyecek bir umut var. Dante, hayran olduğu antik dünyanın bütün büyük zihinlerini, inancının kuralları gereği cennete alamıyor ama onlara cehennemin geri kalanını da reva göremiyor. Bu yüzden onlara yeşil çayırlı, aydınlık bir ara bölge kuruyor. Kendi rehberi Vergilius da oranın sakini. Yani Dante’ye yol gösteren bilge, yolculuğun sonundaki kurtuluştan kendisi mahrum. Bu ayrıntıyı fark ettiğimde içim gerçekten burkuldu; kitap boyunca Vergilius’a her baktığımda bunu hatırladım.

Cehennemin dibinin buzdan olması üzerine de epey düşündüm. Ateş öfkedir, tutkudur; ama ihanet soğuk bir şeydir. Hesaplıdır, kansızdır. Dante en büyük günahı en soğuk yere koyarken sanki şunu söylüyor: İnsanı insanlıktan çıkaran şey tutku değil, kalpsizliktir. Yedi yüz yıllık bir metnin insana bunu düşündürebilmesi, bence tek başına okuma sebebi.

Contrapasso: Cezanın Şiirsel Adaleti

Bu mimariyi unutulmaz kılan asıl fikir ise contrapasso ilkesi. Her ceza, işlenen günahın ya aynadaki yansıması ya da tam tersi. Yaşarken tutku fırtınalarına kapılıp sürüklenen âşıklar, sonsuza dek gerçek bir kasırgada savruluyor. Geleceği bildiğini iddia eden falcıların başları geriye çevrilmiş; ebediyen arkalarına bakarak yürümek zorundalar. İnsanların arasına nifak sokup toplulukları bölenler, bedenleri ikiye yarılmış hâlde dolaşıyor. Okurken bazı cezalarda durup “vay be” dediğimi saklamayacağım. Çünkü bunlar rastgele işkenceler değil; her biri günahın taşa kazınmış bir özeti. Bugün “şiirsel adalet” dediğimiz kavramın atası, bana kalırsa bu kitapta duruyor.

Edebi Bir Suikast: Dante’nin Dokundurmaları

Şimdi gelelim kitabın beni en çok eğlendiren, yer yer de hayrete düşüren tarafına. Dante cehennemini mitolojik canavarlarla doldurmakla yetinmemiş; içine gerçek insanları, hem de çoğu kendi döneminde yaşamış, bir kısmı henüz hayatta olan insanları yerleştirmiş. Bunu bir düşünün: Herkesin öte dünyaya sarsılmaz biçimde inandığı bir çağda, birini adıyla sanıyla cehenneme yazmak. Bu düpedüz edebi bir suikast. Ve Dante bu silahı hiç çekinmeden kullanmış.

En sevdiğim örnek Papa III. Nicolaus sahnesi. Dante onu, kilise makamlarını parayla satanların cezalandırıldığı hendekte, baş aşağı toprağa gömülü hâlde buluyor. Ama asıl bomba şu: Nicolaus, Dante’yi bir başkası sanıp seslenirken, henüz hayatta olan Papa VIII. Bonifacius’un yerinin de hazır olduğunu söylüyor. Bonifacius, Dante’nin sürgününün baş mimarı. Yani Dante, düşmanını daha adam ölmeden cehenneme kaydetmiş, üstelik bunu başka bir günahkârın ağzından yaptırarak işi bir de zarafete bindirmiş. Okurken kendimi gülümserken yakaladım; yedi yüzyıl öncesinden gelen bu ince hesaplaşmada tuhaf biçimde tanıdık bir şey var. Sanırım haksızlığa uğrayan her insanın içinden geçen “gün gelecek, hepsini yazacağım” duygusunun edebiyattaki en görkemli karşılığı bu.

Ama Dante’yi sıradan bir intikamcıdan ayıran şey, kaleminin sadece öfkeli değil, yer yer kırık olması. Yedinci katta hocası Brunetto Latini’yle karşılaştığı sahne beni gerçekten duygulandırdı. Dante onu oraya yerleştirmek zorunda kalmış; inancının gereği bu. Ama satırlardaki sevgi ve minnet öyle içten ki, sanki şair kendi kurduğu düzenle kavga ediyor. Aynı şey Francesca ile Paolo bölümünde de var. Yasak aşkları yüzünden ikinci katta savrulan bu iki ruhun hikâyesini dinlerken Dante acıdan bayılıyor. Yargılayan ilahi düzen ile merhamet eden insan şair arasındaki bu gerilim, bence Inferno’yu bir ceza kataloğu olmaktan çıkarıp gerçek bir edebiyat eserine dönüştüren şey. Dante cehennemi kurmuş ama içinde ağlayan da yine kendisi.

Vergilius ve Beatrice: Aklın ve Aşkın Rehberliği

Dante bu yolculuğa yalnız çıkmıyor; cehennemde ona Romalı şair Vergilius rehberlik ediyor. Bu seçim tesadüf değil. Vergilius aklı, insan bilgeliğinin ulaşabileceği en yüksek noktayı temsil ediyor. Ama kitabın en zarif fikirlerinden biri şu: Akıl sizi ancak bir yere kadar götürebiliyor. Cennet’in eşiğinde Vergilius geride kalıyor ve görevi Beatrice devralıyor.

Burada, benim de kitabı okumadan önce yanlış bildiğim bir noktayı düzeltmek isterim: Beatrice cehennemde değil ve Dante onu orada aramıyor. Tam tersine, bütün yolculuğu başlatan kişi Beatrice. Cennet’ten inip Limbo’ya geliyor ve Vergilius’tan, karanlık ormanda kaybolmuş Dante’ye yol göstermesini istiyor. Dante ona ancak Araf Dağı’nın zirvesinde, uzun bir arınmanın sonunda kavuşuyor. Gerçek hayatta Dante’nin Beatrice’i uzaktan sevdiği, onunla belki iki kez konuştuğu ve kadının genç yaşta öldüğü söylenir. Şimdi düşünün: Adam, gençliğinde uzaktan sevdiği bir kadını, evrenin kurtuluş planındaki ilahi inayetin ta kendisi yapmış. Buna ister saplantı deyin ister adanmışlık; ben edebiyat tarihinin en büyük aşk jestlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Hangi yazar, sevdiği insanı bundan daha yükseğe taşıyabilmiş ki?

İlahi Komedya Hristiyanlıktaki Cehennem Algısını Nasıl Değiştirdi?

Ve işte kitabı bitirdiğimde vardığım, bu yazıyı yazmama asıl sebep olan düşünce: Hristiyan dünyasının zihnindeki cehennem imgesi, yani o katman katman inen, ateşli, zebanili, günaha göre bölümlenmiş devasa yapı, sanıldığı kadar kutsal metin kaynaklı değil. Merak edip baktım; İncil’deki cehennem tasvirleri şaşırtıcı derecede kısa ve muğlak. Sönmeyen ateş, diş gıcırtısı, birkaç imge ve o kadar. Katlar yok, harita yok, günaha göre ceza sistemi yok. Bütün o ayrıntılı mimariyi bu boşluğa inşa eden kişi Dante. Yani yüzyıllardır Hristiyan dünyasının, oradan taşarak da küresel popüler kültürün hayal ettiği cehennem, büyük ölçüde bir sürgün şairinin kurgusundan ibaret. Bir din düşünün ki en korkutucu kavramının görsel hafızasını, bir din adamına ya da kutsal bir metne değil, sürgündeki bir şaire borçlu olsun. Bana kalırsa kitabın en sarsıcı mirası bu.

İşin görsel tarafı da en az metin kadar etkili olmuş ve burada özellikle Sandro Botticelli‘ye ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Venüs’ün Doğuşu ve İlkbahar gibi tablolarıyla tanıdığımız bu Rönesans ustası, hayatının yaklaşık on yılını İlahi Komedya’yı resmetmeye adamış; Medici ailesinden bir sipariş üzerine eserin her kantosu için ayrı bir çizim hazırlamaya girişmiş. Bu serinin en meşhur parçası olan Cehennem Haritası (La Mappa dell’Inferno), Dante’nin dokuz katlı hunisini bütün ayrıntısıyla, kelimenin tam anlamıyla haritalandırıyor. O çizime ilk baktığımda hissettiğim şey, bir fantastik romanın ekindeki haritaya bakıyormuş duygusuydu: katlar, geçitler, nehirler, hendekler, hepsi yerli yerinde.

İlahi Komedya cehennem katları: Botticelli'nin La Mappa dell'Inferno haritası

Bir ressamın, bir şairin hayalini bu kadar sadakatle ve bu kadar takıntılı bir titizlikle kâğıda dökmesi, metnin görsel gücünün en somut kanıtı bence. Botticelli’yle de bitmemiş bu etki: Michelangelo’nun Sistina Şapeli’ndeki Mahşer freskine Dante imgeleri sızmış. Ve tabii 19. yüzyılda Gustave Doré‘nin gravürleri var; benim gibi kitabı görsellerle birlikte okuyanlar için Doré, Dante’nin kelimelerini âdeta ete kemiğe büründürüyor. Bugün bir filmde, bir oyunda ya da bir romanda cehennem gördüğünüzde, katmanlar, kapının üstündeki o meşhur yazıt, günaha göre biçilen cezalar, aslında Dante’nin binasının içinde geziyorsunuz. Yedi yüz yıllık bir kurgunun, koca bir uygarlığın kolektif hayal gücünü bu kadar ele geçirebilmesi bana hem büyüleyici hem de biraz ürkütücü geliyor. Bir yazarın gücü konusunda bundan daha çarpıcı bir örnek bilmiyorum.

Peki Bugün Neden Okumalı?

Açık konuşayım: İlahi Komedya kolay bir kitap değil. Sayfalar dolusu dipnot var, adını hiç duymadığınız Floransalı politikacılar var, teolojik tartışmalar var. Zaman zaman durup araştırmadan ilerleyemiyorsunuz. Ama tuhaf bir şekilde bu, okuma deneyimini zayıflatmak yerine zenginleştiriyor. Her dipnot, her isim, sizi 14. yüzyıl İtalya’sının kavgalarına, dedikodularına, ihtiraslarına biraz daha yaklaştırıyor. Bir süre sonra kitap, cehennem gezisi olmaktan çıkıp bir insanın, bir şehrin ve bir çağın portresine dönüşüyor.

Okumayı düşünenlere kendi deneyimimden birkaç pratik tavsiyem de olsun. Birincisi, kitaba dipnotsuz bir baskıyla başlamayın; Inferno’nun lezzetinin yarısı, kimin kim olduğunu ve Dante’nin kime neden diş bilediğini bilmekte saklı. İkincisi, ilk okumada her şeyi anlamaya çalışmayın. Ben bazı kantoları önce hikâye olarak okudum, sonra dönüp dipnotlarla ikinci kez geçtim; iki okuma birbirinden farklı iki kitap gibiydi. Üçüncüsü, yanınıza Doré’nin gravürlerini alın. Metinle görselin birlikte ilerlemesi, özellikle Malebolge gibi kalabalık bölümlerde zihninizdeki haritayı çok netleştiriyor. Ve son olarak, Inferno’yu bitirince orada bırakmayın. Araf ve Cennet daha az meşhur olabilir ama Dante’nin asıl derdi zaten cehennemde kalmak değil, oradan çıkmak.

Benim bu kitaptan aldığım en kalıcı şey ise şu oldu: Dante, uğradığı haksızlığın altında ezilip kaybolmak yerine oturmuş ve öfkesinden bir katedral inşa etmiş. Üstelik bunu yaparken bir dili yeniden kurmuş, bir dinin hayal gücünü biçimlendirmiş ve sevdiği kadını edebiyatın en yüksek makamına oturtmuş. Türkçe okuyacaklar için not düşeyim: Rekin Teksoy’un İtalyanca aslından yaptığı çeviri (Oğlak Yayınları) bu alanda referans kabul ediliyor; ben de bu çeviriyi öneririm.

Son olarak, kitabın bana en çok dokunan detayıyla bitireyim. Üçlemenin üç bölümü de, yani Cehennem de, Araf da, Cennet de aynı kelimeyle bitiyor: stelle, yani yıldızlar. Dante sanki her bölümün sonunda okuruna aynı şeyi fısıldıyor: Ne kadar derine düşersen düş, başını kaldırdığında yıldızlar hâlâ orada. Sürgünde, her şeyini kaybetmiş bir adamın bu cümleyi kurabilmesi… Sanırım İlahi Komedya’yı yedi yüzyıldır ayakta tutan şey tam olarak bu.

Bir yanıt yazın